3 Temmuz 2010 Cumartesi
Ben Köyümü Özledim
Dünyanın bilmem neresindeki bir insanın durumunu güncellemesiyle bir ilgim olmasaydı misal. TV köyde üç beş tane olsaydı. Öyle ki TV izlemek bir etkinlik tadında olsaydı. Acayip bir şey gibi gelseydi.
Akşamları gökyüzündeki yıldızlara bakıp dünyanın, evrenin kim bilir ne kadar büyük olduğunu düşünseydim. Dünyanın bilmem neresinde kim ne yapıyordur şimdi acaba diye hayal kursaydım.
Küreselleşme, interaktif teknoloji, sosyal medya, telekomünikasyon içimizi çürütüyor. Hissediyorum bunu. Kapitalizmin çarkları arasında öğütüle öğütüle kaybediyoruz benliğimizden bir şeyleri. Küresel sistemin birer pili olmuşuz hepimiz.
Köyümü özledim ben. Hiç benim olmayan bir köyü özledim. Askerde koşa koşa, seve seve gittiğimiz köy devriyelerini özledim.
Askerlik, içsel dinginliği yakalayabilmek açısından aslında, hayatımın en güzel geçen beş ayıydı benim için. İç Hizmet Kanunu'nun zorlayıcı şartları altında olsa bile, hayatımın en huzurlu günlerinin çoğunu orada geçirmiştim. Kendime dönmüştüm. Barışçıl bir biçimde kendimi yalnızlaştırmış, kendimle konuşmuş ve anlaşmıştım. Beş ayda dört kitap okumuştum -ki bu benim en iyi performansımdı. Bir sürü de yazmıştım. Yazdıklarımın yarısını da kalorifer kazanında yakmıştım gizlice.
Dünyanın en güzel köylerine gitmiştik. Yani askerlik dışında hayatımda pek köy görmediğim için en azından bence öyleydi. Binerdik devriye aracına, köyün birinde inerdik. İndiğimiz gibi çaylar gelirdi.
O kadar güzeldir ki köy havası. Bir kere gürültü yoktur. Söylediğiniz her söz, havanın bu inceliği içinde son desibeline kadar çözünür. Sıfır gürültü...
Etrafta çok az insan vardır, motorlu taşıt bir kaç tanedir. Ufuk alabildiğine açıktır. Hiç gökdelen yoktur. Evler derme çatma olsa da en güzel manzaradır. Gökyüzünü görebilmek için başınızı kaldırmanıza gerek yoktur.
Bir gece bir köyün ötesinde, bir tepe yoluna çekmiştik aracı. Alabildiğine çayırlık. En yakın ışık bir kaç kilometre ötedeki bir madenden geliyordu. Nöbetini beklediğimiz patika yola bir araba girdiğinde, yüzlerce metre öteden duyuyorduk motorun sesini. Hava o kadar karanlıktı ki, sigaramın alevi etrafı aydınlatıyordu. Gökyüzünde binlerce yıldız...
İnsanın huzuru bulabilmesi aslında bu kadar basit, bir o kadar da zordur. Kozmopolitize olmuşuz. Köy de egzotik olmuş. Erimişiz, küreselleşmişiz. Dev gibi bir şehrin içinde kaybolup, ağlarla dünyayı küçücük cebimize sokmuşuz. Sanallaştırmışız bir gülümsemeyi bile. Kaybolmuşuz.
26 Aralık 2009 Cumartesi
Karamsarlık
Genelde sorunum insanlarladır. Hayatımdaki insanlar... Birçoğuna kırılmışımdır vaktiyle, hiçbiri bilmemiştir. Belli etmemişimdir hiç. Anlamasını beklemişimdir. Zaman öyle geçip gitmiştir. Pek bir şey değişmemiştir.
Hayatımda nasıl bir yeri olduğunu bilmediğim insanlar var. Arkadaşım mısın, değil misin? Hayatımda var mısın, yok musun? Bir gün öylesin, bir gün böyle.
"Bir varmış, bir yokmuş," diye başlayan masallar gibi insanlar... Var mı, yok mu belli değil.
Hep yanlışlardan geçerek doğruyu bulduğumu düşündüğüm bir yolculuk gibi hayat. Ne var ki, bazen yanlışı da doğruyu da bilemiyorum. Nerede yanlış yaptığımı bilmiyorum. Yolunda gitmeyen işler, çabalamana rağmen yoluna girmiyordur ama son bulmuyordur da. İşte bu başarısızlıktan daha kötüdür ama belki de zaferden de daha güzel.
İçimde, ne yapsam da, nereye gitsem de aydınlanmayan bir karanlık var. Hiçbir şekilde doldurulamayan sonsuz derinlikte bir boşluk. Karanlık ve rutubetli bir labirent, bir dehliz. İşte böyle zamanlarda oraya dönüyorum ve kendimle başbaşa kalmayı seçiyorum. Ne kadar iç açıcı, değil mi?
Kendimle kalıp sorular soruyorum kendime. Cevabını bilemediğim sorular... Bu yol nereye gidiyor bilmiyorum ama nereye gitmek istediğimi biliyorum.
Cevabını bilmediğim sorularım çözümlere dönüşüyor sonra. Böyle zamanlarda yol katediyorum. Duvarları karalıyor, afişleri yırtıyor, yazdıklarımı siliyor ve yeni sayfalar yaratıyorum kendime.
Kısa sürüyor, evet. Yolda kalanlar oluyor ama.. Geride bıraktıklarım oluyor. Kararlar alıyorum. Sonra da içip eğleniyorum.
21 Mayıs 2009 Perşembe
İki Kare Farkı Pratik Çözüm
Bu yazıda sizlere iki kare farkı konusunda özgün bir soru tipi için pratik bir çözümden bahsedeceğim. Bu çözümleme yöntemi sadece bu tip problemler için geçerli oluyor ama aradaki kolaylık farkını, pratikliği görünce aslında özel, güzel bir çözüm olduğunu farkedeceksiniz.
ÖSS sınavına girdiğim dönemde (yıl 1999 ya da 2000) yine bir akşam elimde kalem kağıt bir şeyler keşfetme sevdasında karalarken kendimi matematiğin engin deryası içinde kaybolmuş buldum. Saatler sonra sayfada binom açılımını andıran, kareler arasında gizemli ve keşfedilmemiş bir yasa bulmayı amaçlarcasına uğraşılmış bir çalışma vardı. (Bulursam o kağıdı taratıp eklerim buraya.)
Ulaştığım sonuç ise şuydu:
Ardışık iki çift ya da ardışık iki tek tamsayının karelerinin farkı verildiğinde, bu sayıları 3 saniye içinde kalem kağıt kullanmadan bulabiliyordum.
Şimdi bir örnek yapalım...
Soru: a ve b ardışık iki çift tamsayı olmak üzere, a^2 - b^2 = 36 için, a ve b sayılarını bulunuz.
Geleneksel Çözüm:
a^2 - b^2 = 36
a = b + 2
(b+2)^2 - b^2 = 36 (a yerine b+2 yazdık)
b^2 + 4b + 4 - b^2 = 36 (parantezi açtık)
4b + 4 = 36 (b'nin kareleri birbirini götürür)
4b = 32
b = 8
a = 10
Pratik Çözüm:
36/4 = 9
a = 10
b = 8
Açıklama:
Ardışık çift ya da ardışık tek tamsayıların kareleri farkı daima 4'e bölünebilen bir sayıdır. Bu sayıyı 4'e böldüğümüzde de, bu ardışık çift ya da tek tamsayıların (a ve b) ortasındaki sayıyı buluruz. Bulduğumuz sayının sağındaki ve solundaki sayılar bizim a ve b sayılarımızdır.
Başka örneklerle de deneyebilirsiniz. Ayrıca aşağıda vereceğim sonuçların sağlamasını geleneksel yöntemlerle yaparak, bu yöntemin doğruluğunu sınayabilirsiniz.
Ardışık iki çift/tek tamsayının kareleri farkı,
64 ise bu sayılar 17 ve 15 dir. (64/4=16)
28 ise bu sayılar 8 ve 6 dır. (28/4=7)
40 ise bu sayılar 11 ve 9 dur. (40/4=10)
72 ise bu sayılar 19 ve 17 dir. (72/4=18)
96 ise bu sayılar 25 ve 23 tür. (96/4=24)
Görüldüğü gibi artık kareleri farkı verilen ardışık iki çift ya da tek tamsayıyı saniyeler içinde bulabiliyoruz. ÖSS sınavında bu tip bir soru gelmesi düşük bir ihtimal olsa da (böyle bir soru gelirse 1 dakika kazanırsınız) ve günlük hayatınızda da pek işinize yaraması mümkün gözükmese de böyle bir yöntem var, evet.
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Düşen Nesneler ve Amerikan Sineması
Düşen nesneler basit fizik kanunlarına göre hareket ederler ve bu basit kanunlara göre -aslında Amerikan sinemasında anlatılandan farklı olarak- havada birbirlerini yakalayamazlar.
Bu şöyle açıklanabilir:
1. Belli bir yükseklikte bulunan cisimler potansiyel enerjiye sahiptirler. (Bulunulan yükseklik, enerji değerini doğrudan etkiler.)
2. Hareket eden cisimler kinetik enerjiye sahiptirler. (Hızın karesi, enerji değerini doğrudan etkiler.)
3. Hem yüksekte, hem de hareket eden cisimler bu enerjilerin ikisine de sahiptirler.
Temel kural olarak da, bir cismin (ya da bir sistemin) toplam enerjisi, olaylar zincirinin her anında aynı değerdedir. Yani düşen bir cisim, düşmeye başladığı anda da, havada herhangi bir noktadan geçtiği anda da, yere çarptığı anda da aynı enerjiye sahiptir.
Buna göre aşağıdaki resimde verilen örneği şöyle açıklayabiliriz:
2 noktasında uçaktan düşmeye başlayan A ve B cisimleri bu anda potansiyel enerjiye sahiptir.
Bu cisimler 1 noktasından geçerken, potansiyel enerjilerinin bir kısmı gitmiş (yükseklikleri azaldığı için) ve yerine kinetik enerji (hızları arttığı için) gelmiştir.
Anlaşılacağı gibi, düşen cisimlerin yükseklikleri azaldıkça hızları artmaktadır. Çünkü potansiyel enerjileri kinetik enerjiye dönüşmektedir.
İşte burada, düşen cisimlerin havada birbirlerini yakalayıp yakalayamayacağı, havada hangisinin daha hızlı hareket edeceğine bağlıdır. Bu da aşağıdaki resimde * ile belirtilen eşitlikle açıklanmaktadır:
* eşitliğine göre, düşen cisimlerin kütleleri, ağırlıkları ne olursa olsun, hızları aynı oranda artar. Yani uçaktan düşen bir elma ve bir adamın havada birbirini geçmesi (adamın daha ağır olduğu için daha hızlı düşmesi) söz konusu değildir. Düşme hızı ağırlığa bağlı değildir.
Sonuç olarak filmlerde gördüğümüz gibi bir adamın uçaktan atlayıp, kendisinden 10 saniye önce düşen tabancayı yakalaması ya da somut bir örnek olarak Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring filminde Gandalf'ın uçurumdan düşen kılıcını aşağı atlayıp havada yakalaması bilimsel olarak imkansızdır.
Türkiye'de Franchising Gıda Sektörünün Son Hali
Geçtiğimiz haftalarda bir akşam 23.oo sularında Kadıköy'ün merkezine yakın bir Mc Donald's şubesine gittiğimde (başka açık yer kalmadığı için) çay için dakikalarca bekledim. Arkadaşımın söylediği tatlı daha geç geldi ve yanlış sipariş geldiği için daha da bekledi. (O sakin saatte bile koordinasyon kötü olduğu için geciken siparişler...) Tezgahın altında dökülmüş, saçılmış ambalajlar görünüyordu. Son zamanlarda hep karşılaştığım gibi çalışanlardan kimin ne yaptığı belli değildi. Herkes kopuktu. Fırtınalı bir günün ardından geriye kalanlar...
Geçen hafta yine Kadıköy'ün merkezine çok yakın bir Burger Kings şubesine gittik bir arkadaşımla. Siparişler her zamanki gibi (sadece Burger Kings'de değil, hepsinde öyle) gecikiyordu. Verilen siparişler söylenmediği için arka taraftan alınmıyordu vs. Bunun yanında çalışanların müşterilerle iletişimi neredeyse bitmiş. Siparişinizi üç kere söylemeniz gerekebiliyor. Çalışanların saçları birbirine karışmış, ter içinde ve tırnakları kirli olabiliyor. (Yoğun çalışma şartları olabilir, bu bir açıklama olamaz.)
Aynı şubede asma kata çıktığımızda arkadaki masalarda 15-20 civarı kullanılmış servis -masalara özellikle serilmişcesine- duruyordu. Biz orada olduğumuz sürece kimse onları kaldırmadı. Arkadaşım tuz sorduğunda çalışan "var ama aşağıda," şeklinde bir cevap verdi.
Yere bol miktarda kola dökülmüştü. Yerler yapış yapıştı. Diğerlerine göre üst seviyede olduğu anlaşılan bir çalışan, merdivenlerde durmuş, kolanın temizlenmesi için birilerini yönlendirmeye çalışıyordu.
Tuvalet çok kötü durumdaydı. Temiz değildi.
Capitol'deki Mc Donald's şubesinde bir-iki ay önce karşılaştığım durum da en az bunlar kadar kötüydü. Siparişler gecikiyordu. Organizasyon kötüydü. Kasada herkesin siparişi alınsa bile arkada bunu yetiştirecek kapasitede bir ekip olmadığından gecikiyor ve kasada sipariş vermeden beklemenizden çok da farkı olmuyor.
Bu işin belli bir yapılma süresi var ve örneğin patates kızartmasının hazırlanma süresi 6 dakika ise, 15 dakikada gelmemesi gerekir. 15 dakika bekledik. Sonra sandviç-burger türü yiyeceklerimiz geldi ve çalışan bize gidip oturmamızı, patatesleri kendisi getireceğini söyledi. Belki ben önce patatesleri yemek istiyorum? Gidip oturduk ve 5-10 dakika sonra da patatesler geldi.
Benzer durumları Meydan AVM'deki şubelerde de yaşadım ve arkadaşlarıma her seferinde kalitenin gittikçe düştüğünü söyledim durdum.
Kimsenin sesini çıkarmadığı bir durum bu. Kimsenin şikayeti yok ki gittikçe düşen bir franchising gıda hizmeti kalitesi söz konusu Türkiye'de.
Gerekli denetimler yapılmıyor mu?
Bu işletmeler açıldıktan sonra bir daha denetlemeye tabi tutulmuyor mu? Franchising çalışan sektörlerde belli bir kalite sınıfı belirlenip uygulanır. Ona göre denetlemeler yapılır. Şu halde ya denetlemeler eskisi gibi yapılmıyor ya da kalite sorunu var.Şikayet etmiyor muyuz, halimizden memnun muyuz?
Bu tip yerlere gittiğimizde -çoğunluk olarak- genelde tek düşündüğümüz, ne yiyeceğimiz oluyor ve bunun ötesine de pek dikkat etmiyoruz. Yani kalitedeki bu istikrarlı düşüş böyle açıklanabilir.
Örneğin franchise hamburgercilerden birine gidip bir menü alıyoruz. Genelde de zaten oraya onu yemek için gidiyoruz. Orada nasıl zaman geçirdiğimizle ilgilenmiyoruz. Bu da muhtemelen işletmecilerin diğer özelliklerde geniş bir kalite töleransına sahip olmasına sebep ki gittikçe daha kötü işletmelerle karşılaşmak söz konusu oluyor.
Eskiden daha düzgün yerlerdi bu franchising firma şubeleri ve etrafta doğru düzgün kafe olmadığında oralara gidip otururduk. Artık tercih sırasında daha da geriye düşüyorlar. Örneğin Starbucks'da oturup kahve içmenin sözde özelliği her geçen gün daha da gözden düşüyor ve buna paralel, bütün bu sektörün hizmet kalitesi -belki de sadece ülkemizde- düşüyor. Bunun sorumlusu işletme sahipleri. Kendileri kaybediyorlar.